4 Eylül 2022 Pazar

Hatırlamak Anlamında İki Muğber Kelime

    Tamamen iktibasen Recaizade'den aktarıyorum... ya da hadi çevireyim bugünün diline:..
    "Hafıza kuvvetimize emanet şeyler iki suretle kendisini gösterir: Biri tahattur diğeri tevarüttür. Tahattur suretiyle idrakimizin önüne gelen şeyler sahih, sadık ve mükemmel olarak gelir [yani kesin ve güvenilir bir hatırlamadır]. Tevarüt suretiyle gelen şeylerde ise daima bir karışıklık, bir müphemlik, bir eksilik görünür; nereden alındığını ve nereden çıktığını, tarihini bilmek istersek bu mümkün olmaz. Tahattur iradeye, düşünmeye tabidir. Tevatür ise istemsiz bir niteliktir, yani unutulmuş bir şeyin kendi kendine ve beklenmedik bir şekilde [zihinde] doğuvermesidir; mesela tahattur bir şairin bazı şiirlerini bize rivayet ettirir, tevarüt ise yazdığımız veya söylediğimiz şeylerde başkalarının fikir ve ibarelerini kendimizin dahi haberi olmaksızın bize kullandırır."

    Tahattur çok ilginç bir kelime değil, direkt "hatırlamak" demek aslında. Türkçülere müjde, belli ki bu toprakların malı zira Araplar tahattur diyince çok başka şeyler anlıyorlar. Türkçede bildiğimiz hatır'dan değil de tehlike anlamındaki "hatar"dan türetip "tehlikeli bir duruma düşüp dağılmak" denebilecek bir anlamda kullanıyorlar. Bildiğimden değil, Muhit Tercümesi'nden baktım. 
    Burada asıl ilginç madde "vârit olmak" demek olan tevarüt. vârit de "gelen, ulaşan" demek ama en tatlı kısmı tasavvufta kullanılan "Kulun kastı ve dahli olmaksızın kalbe gelen mana, akla gelen şey, ilham, feyiz" anlamı. Zaten "vârit olmak" şeklinde kullanıldığında "olması mümkün ve düşünülebilir olmak, akla gelmek" demek oluyor. Recaizade'den apardığım paragraftaki kullanım herhalde buradan çıkmış.
    
    










Kaynak makamında notlar

Tevarüt: (vürud: gelme'den) 
{Kamus} birbiri arkasına gelme; her taraftan gelip birikme 
{Ebuzziya} vârit olma
{Fransevi} arriver, Litt. coïncidence involontaire de deux vers faits par deux poètes différentes.

Tahattur: (hutur'dan)
{Resimli} derhatır etmek, hatırlamak, hâtıra gelmek
Bunun lügâtte bir nüansı labüd.

9 Ağustos 2022 Salı

Galata

    Sevmeklerin en güzeli nedensiz, izahsız ve özünde saçma sapandır. Aşağıdaki de pür-muhabbet bir günün panoramasıdır.

 

8 Ağustos 2022 Karaköy

Cildimde Galata'nın tuzlu havası;
Kulaklarımı muhtelif frenkçe şarkılar, 
Zihnimi yalnızca sen işgal etmektesin.

Dilimde italyan içkileri
-ismine amerikanların karar verdiği-
Dudağımda kutlu adın, bir vird gibi, her zamanki gibi.

Sokak her zamanki gibi;
    insanlar, her zamanki:
Şapkasız bir beyefendi
    aldattığı karısına özür çiçekleri alıyor
    hiç şansı yok tabii
    parası güle yetmedi,
Sütyensiz bir hanımefendi
    Kolunda ekürisi
    tebessümüme sinirli
    zaten sütyensiz kadınlar
    hep asabi olurlar.

Tütünümden kara bir surat beni izliyor,
ingilizcesi Türkçesinden iyi,
    şş, anadilini kimse bilmemeli!
Fakat gülüşü bildiğim lisandan
                                      anlaştık!


Söyle Alex, matah bir şey miydi maderinin dediği?
çünkü, şükür, burada cebi dolu kimse benim dilimden değil.
Öyleyse gönen Alex, ben seni anlarım, ve sıkı tutun yerine!
Muhalif esiyor ruzigar, götürmeye bizi Paris'e...

Öyleyse önümüze dönelim.
Kimileyin tanrılardan, kimileyin kadınlardan söyleşelim
Şöyle çevik bir sıçramayla şapkamızı takıp
Galata'ya düşelim!





24 Temmuz 2022 Pazar

Müntehabat-ı İlhamat

     Bir süredir üzerine uzunca uğraşılmış, zaman harcanmış yazılar tertibine müsaraat edemiyorum. Öyleyse bir derleme olarak mülhimenin peşinden iltikat ettiğim şu batar satırlar burada duradursun:


Saçlarına sinmiş denizin mavisi


Gözlerin, gözlerin diyorum Elagözlüm...
Dudakların kadar kahve,
Saçların kadar mavi,
Gönlün kadar yeşil,
Gönlüm kadar kızıl,
Aşkım kadar eladır, Elagözlüm...

Uyanmak korkusuyla tebessümüne muntazır...


Sana Galata, sana yıldızlar
Ve yine sana bütün solar
                    mutluluklar

    


    Dine davet bir tebessümü, küfürden saçları, şiirden parmakları ve hayalden kaşları vardı; cömert, pek cömertti dişleri; belki sesi kadar ağırdı gidişleri.

    Heyecanlandığında hafiften değişirdi şivesi
sanıyorum
    Beylik laflarıma pek istihzayla kısılırdı gözleri
sanıyorum
    Tütünümü hiç sevmez fakat dumanını yakıştırırdı
sanıyorum
    Beher züppeliğime bir cevabı hazır bulunurdu
sanıyorum
    Sesim yükseldiğinde bir an çok korkar sonra öpüşlerimle affedip yine de haftalarca başıma kakar, namına tehevvürümü çocuksar ve her zaman sükunun, huzurun, rahatın, refahın, ferahın koynumda... koynunda olduğunu bilirdi
sanıyorum
    Ben mektuplarımı, aklıselimin hilafına, virgülle bitirirdim, kızardı batıllığıma fakat severdi korkularımı
    ve görürdü heveslerimi, yalnız duymak değil!


    Seviyorum korkularını
    Korkma, görüyorum gördüklerini



Fikrinle sıçrıyorum yataktan, bırakmıyor zihnimde uykuya boşluk güzelliğin!



    Böyle saatlerde, azizem, başka hiçbir şey gelmiyor içimden. Senin seveceğin şiirler aramak kitaplığımda, sokaklara düşüp adım başı seni sevindirecek iltifatlar düşünmek, sana defterler dolusu mektuplar düzüp kendimi anlatmak ve "Gör, tanı beni; çok mutlu olacağımız anları hatırla!" diye çığırmak satır aralarında, sofadaki şekerlememden adını sayıklayarak uyanmak ve kelime oyunları düşünürken bir bardak su aranmak, hümoruma eşlik ettiğini hayal ederek tebessüm etmek ve senin gülümseyişinin fikrinin güzelliği karşısında mahcup olmak...
    Vallahi, azizem, böyle saatlerde bunlardan başka hiçbir şey gelmiyor içimden.


Mecbur olduğumuz bu yalnızlığı paylaşalım, ve oturalım öylece mütebessim, iki başımıza.

19 Haziran 2022 Pazar

Taktir-i İlham

    Bir mülhime'nin sözlerinden düşünmeye başladım bugün. Bedenini kaybetmiş bir yalnız kimseden bahsediyor ve bu kaybedişi beter eden bir unsur olarak "Hayatımı da (artık) bulamıyorum." cümlesini bu kaybedenin ağzına koyuyordu. Mülhime'nin frenkçeden tercümeye tenezzül etmediği bu "plus" yani ki "artık" lafının imasını gayet sarsıcı buldum ben de. Çünkü bu, bu kaybedenin zamanında hayatına sahip olduğunu, eskiden ne yaptığını bildiğini söylüyor. Ne güzel zamanlardı, "yapacak işlerimiz" sorumluluk anlamında değil, geleceğe dair hayallerimizi kapsayan şeylerdi. Başarılacak görevler, gelinecek yerler, gezilecek bölgeler, görülecek kimseler vardı. Şimdiyse kaybettim bu bir gayeyle, iştiyakla hayata yaklaşma hâlini ve bir yetişememişlik, kaybetmişlik, kaçırmışlık, yoksunluk, eksiklik hakim her şeye. Ne layık kimseleri yakalayabildim, ne kaçan onca trene yetişebildim... Bir zamanlar dostlarımla beraber camından kırları izlerken sohbet edeceğimi, belki önümdeki koltukta bilmediğim bir alfabeyle yazılmış bir şiirden ilham alıp yüksek sözler söylemeye başlayacağımı hayal ettiğim trenlerin arkasından koşmaktayım bütün gücümle. Ne kadar hızlı koştuğum, ne kadar geride kaldığım tamamen önemsiz; kimileyin önüne geçtiğim bile oluyor ama o zaman bile durup beklemem mümkün değil. Bacaklarım patlarcasına koşmak zorunda hissediyorum aynı istikamette, çünkü tek önemli olan bu: koşuyor olmak. Yürüyenler ölür; ölülerse konuşamaz...

    Düşüncelerim arasında Oğuz'un gözlerini parlattı bir serbest çağırışım. "Evet" dedi, "tıpkı dinsizliğin beni hiçbir zaman rahatsız etmemiş olması gibi. Asla tümüyle inanmamıştım zaten, bir gün olmadığına kanaat getirince de hiçbir şey değişmedi hayatımda. Fakat hatırla! Nasıl da bağırmıştı anne babasına Nietzsche 'Tanrı öldü, anlasanıza!' diye. Çünkü o saçından tırnağına kadar bir dindardı çocukluğunda. Tanrının miski sinmişti onun her soluğuna. O hâlde ateist bir hayat, benim için basit bir yokluk iken, onun sırtında bir devin cesedi demekti. İşte tam bu yüzden kaybolan şeyler, var olmayanlardan her zaman daha hazindi."
    Müsecca laflarına rağmen zorlanıyorum ona katılmaya. Çünkü hâlâ olmamışların sonsuzluğu var aklımda. Gidilmemiş şehirlerin, gezilmemiş sokakların, solunmamış saçların, öpülmemiş dudakların, söylenmemiş ve daha kötüsü dinlenmemiş şiirlerin sayıya gelmez, akla sığmaz büyüklüğü ve ağırlığı... 
    Mülhime'den uzaklaşırken içime dini vecibelerini ifa etmemiş bir müminin huzursuzluğu çöküyor. Yaklaşırkense zihnimde Musa'nın kibrine maruz kalan dağlar helak oluyor. 
her cümle aklımda başka bir çelişki, başka bir haykırış, başka bir beğenmeme, başka bir ikrah doğruruyor.

1 Şubat 2022 Salı

Ben Sana Mecburdur

    Yaklaşık bir saatte ancak bu kadar toparlayabildim düşündüklerimi. Artık yazmamakta ısrar edersem eskiyecek fikirler ve paylaşamaz olacağım. O yüzden kör topal bir giriş yapmaya çalıştım. İlerleyen günlerde birkaç düzeltme yapacağımı umuyorum.



    "Çift, üç kişiden oluşur." lafını duymuşsunuzdur belki. İfadenin asıl bağlamıyla pek ilgilenmeyip bize ne çağırıştırdığından bahsedelim: Öncelikle kendisini özel bir tür ilişki içinde tanımlamak isteyen bu çiftin mensupları yekdiğerini hayatının bir "en"i veya "yeganesi" olarak tavsif edecektir. En güvendikleri, en sevdikleri, en elzem gördükleri veya ihtiyaç duydukları yegane, özledikleri yegane, seviştikleri yegane vesaire kabilinden tanımlanmış bir insan. Fakat bu sıfatların herhangi bir anlamı olması için üçüncü kişilerin varlığı gerekir ki partneri onlardan ayırarak veyahut onları partnerden dışarı tutarak makbul bir tanım yapabilelim. Şu hâlde bu iki şahsın bir "çift" olarak varlığının, üçüncü kişilere muhtaç olduğunu söylüyoruz.
    Bu düşünceyi aklımızda tutalım ve kainatı anlamak yolunda üzerine diğer fikirlerini bina edebileceği sağlam bir zemin ararken fiziki dünyanın doğruluğundan bile değil doğrudan varlığından şüphe etmiş Descartes'ı hatırlayalım. Demişti ki "Velev ki bir halüsinasyon şu gördüğüm, yaşadığım hayatın hepsi." Bir noktada ileri gidip kendi varlığından dahi şüphe edecek olmuştu elinde şüphe edecek başka bir şey kalmadığında. Sonraysa "Şu anda varlığımı sorguluyorum. Yapacağım bütün akıl yürütmeler bir yana, sorguluyor olduğum vaki. Öyleyse bu eylemin bir faili olması gerekir ki bu da tabii ki kendimim. Yani düşünüyorum, öyleyse varım!" demişti. 15-16 yaşlarımda "Yöntem Üzerine Konuşma"yı ilk okuduğumda bu akıl yürütmeyle dehşete düşmüş, bu naçiz adamın vahiy alır gibi bize bu kadar kesin, bu kadar yakin bir bilgiyi nasıl sunduğuna hayret etmiştim. Descartes zihninde kendi varlığına kadar her şeyi silmiş ve yoktan bir bilgi yaratmıştı! "Ex nihilo nihil fit" diyen Latin bilginlere kapak olsundu! Fakat işte Descartes elimi tutmayı tam bu noktada bırakmıştı benim. Kendisi koyu bir dindar olup benim o gün de gülünç bulduğum bir mantıki sıçrama ile "Ontolojik Kanıt" denen, beni de pek kesmeyen, bir kanıtla Tanrıya varmış, sonra da "Tanrı, tanımı gereği iyi olmalıdır, iyi bir tanrı bana yalan söylemez, öyleyse şu gördüğüm fiziki dünya sahih olsa gerek." diyerek yaşamına devam edebilmişti. Benim bu adımları izleyememiş olmam, başka bir yolla benzer sonuca ulaşmamı zorunlu kılmıştı.
    Aslında bu tartışmada mutlaklıktan, ne anlama geldiğinden ve var olup olmadığından bahsetmek gerek ama okurun da yazarın da takat sınırlarında kalmak için kısaca, meşhur "kimsenin olmadığı bir ormanda devrilen ağaç" örneğini düşünelim. Böylesi bir ağaç devrildiğinde herhangi bir ses çıkarmayacaktır. Zira "ses" kendi kendine var olan (o ne demekse artık) bir şey değil, hava moleküllerinin belli bir dalga fonksiyonuna insan beyninin verdiği sistematik anlamdır. Dolayısıyla kimsenin duymadığı bir ses, var değildir. Aynısı her türlü görüntü için de geçerlidir zira ışık dalgalarına beynin verdiği lalettayin anlamlardan ibarettir. Şu hâlde, diğer tüm duyumsamalar da benzer yolla açıklanacağından, dış dünyamızdaki şey'lerin tümünün bütün özellikleri bir insan gözlemcinin varlığına muhtaç olduğundan mevcudiyetleri de böyledir. Eşyanın varlığı gözlemci olan insanın elindeyse, o gözlemci basitçe "Ol" der ve olur. İşte üzerinde yaşanacak dünya, böyle kurulur.
    Yalap şap bahsetmiş olduk dünyanın varlığına nasıl inandığımızdan fakat elimizde hâlâ kendi mevcudiyetimizin şüpheli olması sorunu var. Zira kişiyi diğer şeylerden ayırmanın makul bir sebebi olmadığından, onun da varlığı bir gözlemciye muhtaç değil midir? Yani kendi kendisinin varlığını kanıtlayan bir nesne, hücresinde kendi krallığını ilan etmiş bir mecnuna fazla benzemiyor mu? Hayır, var olmanın yolu delirmekten geçmemeli. Kişi kendi varlığını öyle dünyayı yarattığında yaptığı gibi basit bir zikirle ilan edemez. Yani söylüyoruz ki, bu sorgulamaları yapan 1. Şahıs, kendi kendine var olamaz. 
    3. Şahıstan bahsetmek için daha çok erken. Öyleyse 1. Şahsın kendisi olan ben, var olmak için bir 2. Şahsa, sana muhtaçtır. Yani ben, sana mecburdur. Diyoruz ki; hayat, iki kişi yaşanır.