25 Ocak 2026 Pazar

Türkicem benim, azb'ül beyan lisanım

    Ekşi Sözlük'te güzel bir girdi gördüm geçen, ki bugünkü günde nadirdir, ve burada da saklamak istedim silmeden. Yedi Sekis Hasan Paşa'nın ölümüne düşülen bir tarihi aktarmışlar. Kendisinin ümmi olduğundan imza olarak eski harflerle yedi sekiz yazıverdiğini, ki biri yukarı biri aşağı bakan iki tabansız üçgenden ibarettir, ve o yüzden böyle tesmiye olunduğunu biliyorum. Benim evvelen bilmediğim üzere pek şedit, sürekli sokakta sopalayacak serseri soran, serserisi çıkmayınca da düzgün adamlara da dayak atan bir herifmiş belli ki. Şair Eşref'in düştüğü tarih şu (nadan kolay okusun diye medli kelimelerin Türkçe olanlarına şapka koydum ama böyle de kurmanci yazıyoruz gibi oldu :/):

Hasan Pâşâ geberdî, hazır olsun darp için ervah
varır varmaz itê sillê tokat âlâdan ednadan

ayû oğlû ayû belkî kaçar, zincir takın muhkem
sakın vazgeçmesin or'dâ suavi eski davadan

nasıl hakkında böylê sözlerim ateşfeşan olmaz
onun darp ettiği çok kimseler vardır ehibbadan

kızıp kızgın topuz vurdukça duzahta zebaniler
olâ hakan-ı sabık handezan firdevs-i âlâdan

Beşiktaş'tan çıkardım bir ayû yazdım bu tarihi:
Hasan Pâşâ cehennem oldu gitti dar-ı dünyadan

    Şimdi ben bunu yalnızca güzel hicviye diye almadım. Öyle ki, son satırdaki tarihin hesabını dahi yapmayacağım. İlgilendiğim kısım herife ayı diye hakaret edişlerinin arasında cehennemde nasıl dövüleceğini anlattığı satırdaki aliterasyon. Hemen tamamen Türkçe olup ses uyumuna yardım için bir kelimecik Farsçaya itale-i dest etmiş. Bunu okurken aklıma Firdevsi'nin şu iki beyti geldi Şahname'den:

Çü ferda ber-ayed bülend afitab
Men u gürz u meydan-ı Afrasyab
Çünaneş bikubem be gürz-i giran 
Ke pulad kubend ahengeran

    Ben bunu ilk bir televizyon programından "İşte İran şiirinin gücü ve kalitesi, aliterasyona bakınız!" diye duymuştum. Vallahi ben ağzımı en aça yaya okuyuşumda dahi bunun telaffuzu yukarıda verdiğim satırcık kadar tumturaklı kılamıyorum. Yani demem o ki, sidik yarıştırmak gibi olmasın ama, benim lisan-ı azb'ül beyanımın yanında batısı ayrı doğusu ayrı bok yemiş.



Üsküp'te Üç Gece

 Üsküp'e kültür gezisi için değil, mecburiyetler ve mesuliyetler arasında birkaç günlük tebdili hava, kısacık bir aylaklık müddeti olarak gelmiştik. O yüzden uçaktan indiğimizde ülkede konuşulan dillerden dahi pek haberim yoktu. Hâlâ çıkaramıyorum yazılara baktığımda hangisinin hangisi olduğunu. Etrafa baktığımda kelimelerden hemen hiçbir şey çıkaramadığım olmuyordu çocukluğumdan beri. Bir münasebetle Almanya'da bulunduğumda ortaokuldan beri aldığımız yarım yamalak eğitimle insanlarla anlaşmaya, yolum Fransa'ya düştüğümde ilkgençlik hevesleriyle öğrendiğim bozuk gramerli ve anglasize bir konuşmayla kendimi ifade etmeye, yahu şivesinden hiç anlamadığım İtalyan topraklarında bile bir kilise kapısına kakınmış Latince ifadelerde ünsiyet bulmaya alışkınım normalde. Üsküp'teyse hissettiğim ünsiyet, yalnızca kültürde izini bırakabilmiş bir imparatorluğun esintiyle binalara hakkedilen harflerden değil, bambaşka bir imparatorluğun bakiyesi olan insanların lisanlarından ileri geliyordu.

    Daha havaalanından ayrılmadan işimizi Türkçe görmeye başladık. Danışma masasındaki hanımefendi dilimizi anladı, şehre giden otobüsün şoförü bize valizlerimizi nereye koyacağımızı bizim dilimizde anlattı ve inip ilk öğünümüzü yediğimiz burgercide sipariş verirken İstanbul'un bazı semtlerinden daha az zorlandık. Makedoncanın nasıl bir lisan olduğu hakkında hâlâ çok az fikrim var; ileride de çok üzerine düşeceğimi zannetmiyorum. Neredeyse emin olduğum bir husus varsa o da Yunancayla hiç alakası olmadığı, bilakis Islav dillerine daha karip olduğu. Zaten ülkenin adı o yüzden Kuzey Makedonya. 

    Bu kendi-diliciliği sürdürmeye çalışmanın absürt olacağı yerlerin başında müzeler geliyor sanırım. Öyle anlaşılıyor ki Makedon kimliği, teessüsü tam olarak tekemmül etmemiş, bulunduğu coğrafyanın fikren neresinde oturduğuna karar verememiş bir ide, ki şuraya kadar bugünkü hâlimizle istiğrap edeceğimiz bir şey yok. Bunun en net hissedildiği yer işte bizim görme fırsatı bulduğumuz müzeler oldu. "Makedon Bağımsızlık Mücadelesi Müzesi" sırf Osmanlı'dan ayrılış macerasını anlatıyor. Bizim inkılap tarihi derslerinde gördüğümüz "Paşa 19 Mayıs'ta Samsun'a çıktı, 29 Ekim'de de cumhuriyet ilan olundu" sergüzeştine paralel "ilk toplantılar şu evde gerçekleşti, burada kurşunlar atıldı" kabilinden bir anlatı. Açık-yüreklilik ve ciddiyetle "İşte şu zulümlerden bıkıp çektik martinilerimizi!" diyen sahneler, belgeler aradım ama yok; çok çok gördüğümüz o olaylardan onyıllar sonra -ecnebilerince- çizilmiş "Kara, pis, Doğu'lu Türk'ler kötü kötü şeyler yapıyorlar." temalı resimlerdi. Birinde de "Biz 500 senedir böyle yaşıyorduk, şunlar şunlar tak etti canımıza." demiyor!

    Krste Petkov Misirkov, önemli bir zat belli ki tarihlerinde. "Makedon Meselelerine Dair" diye "of inestimable significance" bir kitabın müellifi. Dillerinin tayin ve tespitinin, tedvin ve kaydının milli şuurları için ne kadar ehem olduğundan dem vuruyormuş. Bunun için Manastır, Pirlepe ve Ohri'de konuşulan dilin esas alıması gerektiğini, bunları takip ederek dilin kodifiye edilebileceğini savunuyor. Kitabın yayım tarihi 1903. Dilin hakikaten kodifiye edilmesi 45 yıl sonra...

Mabadı var...

11 Aralık 2025 Perşembe

Bulut Kanatlı bir Martı

 

Bugün daha gerçek bulutlar

Sanki gece

Daha net seçilecek yıldızlar

Daha sessiz İstanbul

Ve yokuş başlarında

Daha sarı sade

Haneler

Daha neler!

2 Aralık 2025 Salı

Altına hücum!

"Doğru kalemi tutuşturun kramplı ellerime, öyle hercailik istemez!"

Deldim kasemi ince ince
Nehir kenarına kuruldum seni görünce
Sonra aylar aylar, eleye eleye
Bir hayli toz altın birikti kupkuru kasemde

Şimdi ellerim buruş, dudaklarım teşne
Çatladı gövdem susuzluktan, altın içinde

22 Ağustos 2025 Cuma

Eyer Pazarı

 Beşiktaş vaporundan inerken bir şenlik havasının ilk saatleri karşıladı bizi. Yabancı bir manzara değil, daha önceki hafta metroda da, hatta bunun daha şiddetlisini, görmüştüm fakat insan öyle hemen alışamıyor böylesi bir coşkuya. İstikamete en yakın metro durağına bir şekilde varmaya çalışıyorduk. Kalabalığı yarmak şöyle dursun, kadim bir uygarlığı sulamaya taşmış bir Nil gibi sürüklüyordu bizi halkın durdurulamayan, coşkun seli; onların itkisiyle buluyorduk yolumuzu. Bir şekilde metroya bindiğimizde daha da yükselmişti şenlik: Kol kola şarkılar söyleyen vatandaşlar -alelade bir günde birbirlerinden tiksinir, metroda sehven temas etseler rahatsız olurlar-, refikinin maskesini düzelten arkadaşlar; yekdiğerini gözleriyle selamlıyordu herkes. Toplu taşıma, sonunda münasip bir amaca hizmet ediyor, o araçtaki herkes aynı istikamete gidiyordu. İstanbul şehrinde, iş çıkışı vaktinde öyle güler yüzlü insana tesadüf etmek zordur: Millet sevmediği işinden güç bela kurtulmuş, fazla pahalı evlerine bir şekilde varmaya çalışırken bir de illa ki bir yerlerden inandırıldığı uydurma bir sebeple nefret ettiği insanlarla burun buruna seyahat ederken iyice bunalır hayatından, illallah akar yüzünden. Fakat o gün bizimdi şehir. Sokaklar bizimdi, yerin üstü de bizimdi altı da. Vagonların sallantısı hem içindekilerin dansından, hem üstündekilerin zıplayışlarındandı. İstikamete yaklaşırken her durakta çığlıklarla karşılanıyorduk. Harpten dönen yaralı fakat gururlu, yorgun fakat hâlâ istibdada karşı azgın birer yığın en yüksek bir kardeşlikle istikbal ediyordu bizi. Literalman bayrak devralıyorduk adını bilmediğimiz kardeşlerimizden. Kızarmış gözleri parıl parıl. Morarmış omuzları dimdik! Üstlerindeki istibdat gazının ufunetini bastırıyordu istiklal aşkının ıtrı. Ve her şeyiyle hak edilmiş bir dinlenme için uğurladık onları. Annem yaşında bir kadın yaşlı fakat şen şatır gözleriyle elime tutuşturdu sallanmaktan yıpranmış bayrağını. "Sizin sıranız artık" dedi. İndik biz de metrodan. 

    İşte böyle bir manzara seyrediliyordu önceki hafta metro durağında. Durağın etrafını, asıl varağımızın ne biçim olduğunu anlatmıyorum bile. Ve bugün inerken vapordan, benzer hisler kıpraşmaya başladı içimde. Bir bayrak devir teslimi değil bu sefer, sanki desteğe yetişen bir alay asker! Bugünün debdebesi daha layıkıyla başlamamış, henüz daha gençler meydanda toplanmakta, etrafını saran üniformaları süzmekteydi. Meydanın etrafı İstanbul biçim, kat kat binalarla, balkonlu kafelerle çevrili. Biz ve seleflerimiz yetişip katıldıkça, kalabalık büyüdükçe sesi de yükseldi: Sıkıldı birkaç delikanlının canı, sesleri çıkmaya başladı. O kafe balkonlarına dönüp vicdanlarına sloganlar attılar. "Senin için geldik biz de/ Çok mu tatlı imiş kahve?!". Sonra bazıları utanıp kalkacak gibi olduklarında "Gel! Gel! Gel!" diye yeni, basit bir slogan yükselmeye başladı güleç dudaklardan. Onlar da katıldılar sonunda aramıza. Onları da sarmaya koyuldu üniformalar.

    Meydan çepeçevre sarılı. Yalnızca üniformalarla değil, asıl alanın etrafı demirle boğulmuş. Meydanın ruhunu zaptetmeye çalışıyor istibdat, bir çelik kafese tıkacak kartalı. 

...