2 Ağustos 2026 Pazar

Canavardan Kaçarken

Canavardan kaçarken,
unutma ki yakalandığında
ölmüyorsun.

Bir parça koparıyor ömründen canavar
sonra koşmaya devam ediyorsun.

O yüzden en önemli mesele
Gayet uzakta olsa bile,
Yani işler iyi gittiğinde de,
Koşmaya devam etmek.

Nefesinin kesilmesine müsaade etme.
Ama dönüp çiçekleri koklamanın-
ya da daha doğru bir benzetmeyle-
durup yol kenarına sıçmanın
yeri ve zamanı değil!



Beyit:
Aranız hayli açılmış, canavar gayet uzak
Görünüp durma yavaştan dahi olsun yürü bak!

3 Şubat 2026 Salı

Medhal-i Kavaid'den İktibasat

    Ahmed Cevdet Paşa'nın Kavaid-i Osmaniye'nin tederrüsünden önce ona bir hazırlık olarak telif ettiği Medhal-i Kavaid'in zeylinde "lisan-ı Osmanide zebanzet olan masadır-ı mücerrede bi'l istikra zapt olunup" ben de onlardan anlamlarını bir çırpıda söyleyemediklerimi buraya not almaya karar verdim.

    Bundan maksut, 19. asırda zebanzet olan Türki fiillerin hangilerinin bana şöyle veya böyle yabancı veya istenen rütbede aşina olmadığını zapt ve lüzum görülürse bazısını vokabülerime ithaldir.

    Cevdet Paşa bu kelimeleri sünai, sülasi ve rübai diye üçe ayırarak inceleyip en son "lisan-ı Osmanide beş harfli masdar-ı mücerret bulunur ise de pek nadirdir, ısmarlamak gibi" diyor. İşte yazı yazmaya Arapça öğrenerek başlayınca bütün anlayış değişiyor, ne acayip. Aşağıdaki liste de bu sırayı takip ediyor olmalı ama aktarırken hata yapmış olabilirim çünkü Paşa'nın harfleri nasıl saydığını tam anlamadım. Okutucu harfleri saymıyor falan belli ki ama meh, bana ne.

gedmek: gedik açmak. wOw

yedmek: Bunu görüp duruyorum sözlüklerde ama meriyetten sakıt olalı çok olmuş belli ki. İnsanların bildiği ama kullanmadığı bir fiil olsa gerek, yazılı göremiyorum çünkü. "beraberinde, yedeğinde götürmek, yedeklemek" demiş Kubbealtı. yedeklemek "to save to memory" demek la.

esirmek: tabii ki esrimek demek.

ırlamak: Bunun zebanzet sayılması hoş.

badaşmak: Taramada veya Kubbealtında yok. Ötüken "bir iş veya oyun için eş tutmak, eşleşmek" ve "aynı işi yapacak eşler için kendi aralarında uyuşmak, anlaşmak" demiş.

tökezimek: tökezlemek. Nişanyan'ın tökezlemeye verdiği etimoloji açıkça yanlış: Türkçede "tökez" yok. 

sölpümek: Kubbealtında "sölük duruma gelmek"... pörsümek yani.

kağşamak: gevşemek, ek yerleri oynamak, dağılmaya yüz tutmak. 

kanırmak: belli ki kanırtmakla aynı. Kubbealtında tanıklarıyla var.

kınıkmak: Tarama "iştahlanmak; kanıkmak, kanıksamak" demiş. Tanık cümleleri sırasıyla "Cenge tergip ettikçe herkes kınığup ejder-i heft-sere (hidraya) döndü" ve "el-ihtisasü: bir nesneye ılıkmak ve kınıkıp çekinmek". ılıkmak maddesi Tarama'da yok...

kalıgmak: bulamadım. Belli ki çeviryazıyı hazırlayanlar da bulamamış, çünkü kalıgmak diye kelime olmaz Türkçede.

gicişmek: gidişmek demek ki "hafifçe yanış kaşınmak". Kaşınmaktan daha hafif sanırım. Bana çocuk dili gibi geliyor hep; sorsan aklıma gelmez.

kertmek: Bana sorsan çentmek derdim.

ırgalamak: "ilgilendirmek" anlamı argodan oturmuş. Aslı "yerinden oynatmak, sarsmak" falan demek olup ırgamakla aynı. Bununla ilgili Kubbealtı "ırgandı köprü" maddesini de vermiş ki "bocurgatla kaldırılıp indirilen köprü" demek. bocurgat ne la...

ayıtlamak: ayıklamak, temizlemek. ayırt-la- şeklinde olup iştikakı zebanzeti olan ayıklamaktan daha açık. "ayık" huşyar demek?

belinlemek: Kubbealtında "birden gözlerini açıp şaşkın şaşkın etrafına bakmak, şaşırmak" denmiş. Belli ki "belermek"le ilgili.

tüskürmek: "hapşırmak" anlamında tıksırmakla aynı olması mümkün fakat Ötüken "geri çevirmek, püskürtmek" de demiş ki Tarama Sözlüğü de aynı anlamı verip Naima'dan iktibasen "Cenk suubet peyda edip Murtaza Paşa levendatın geri tüskürdüler."

yassılmak: yassı duruma gelmek

25 Ocak 2026 Pazar

Türkicem benim, azb'ül beyan lisanım

    Ekşi Sözlük'te güzel bir girdi gördüm geçen, ki bugünkü günde nadirdir, ve burada da saklamak istedim silmeden. Yedi Sekis Hasan Paşa'nın ölümüne düşülen bir tarihi aktarmışlar. Kendisinin ümmi olduğundan imza olarak eski harflerle yedi sekiz yazıverdiğini, ki biri yukarı biri aşağı bakan iki tabansız üçgenden ibarettir, ve o yüzden böyle tesmiye olunduğunu biliyorum. Benim evvelen bilmediğim üzere pek şedit, sürekli sokakta sopalayacak serseri soran, serserisi çıkmayınca da düzgün adamlara da dayak atan bir herifmiş belli ki. Şair Eşref'in düştüğü tarih şu (nadan kolay okusun diye medli kelimelerin Türkçe olanlarına şapka koydum ama böyle de kurmanci yazıyoruz gibi oldu :/):

Hasan Pâşâ geberdî, hazır olsun darp için ervah
varır varmaz itê sillê tokat âlâdan ednadan

ayû oğlû ayû belkî kaçar, zincir takın muhkem
sakın vazgeçmesin or'dâ suavi eski davadan

nasıl hakkında böylê sözlerim ateşfeşan olmaz
onun darp ettiği çok kimseler vardır ehibbadan

kızıp kızgın topuz vurdukça duzahta zebaniler
olâ hakan-ı sabık handezan firdevs-i âlâdan

Beşiktaş'tan çıkardım bir ayû yazdım bu tarihi:
Hasan Pâşâ cehennem oldu gitti dar-ı dünyadan

    Şimdi ben bunu yalnızca güzel hicviye diye almadım. Öyle ki, son satırdaki tarihin hesabını dahi yapmayacağım. İlgilendiğim kısım herife ayı diye hakaret edişlerinin arasında cehennemde nasıl dövüleceğini anlattığı satırdaki aliterasyon. Hemen tamamen Türkçe olup ses uyumuna yardım için bir kelimecik Farsçaya itale-i dest etmiş. Bunu okurken aklıma Firdevsi'nin şu iki beyti geldi Şahname'den:

Çü ferda ber-ayed bülend afitab
Men u gürz u meydan-ı Afrasyab
Çünaneş bikubem be gürz-i giran 
Ke pulad kubend ahengeran

    Ben bunu ilk bir televizyon programından "İşte İran şiirinin gücü ve kalitesi, aliterasyona bakınız!" diye duymuştum. Vallahi ben ağzımı en aça yaya okuyuşumda dahi bunun telaffuzu yukarıda verdiğim satırcık kadar tumturaklı kılamıyorum. Yani demem o ki, sidik yarıştırmak gibi olmasın ama, benim lisan-ı azb'ül beyanımın yanında batısı ayrı doğusu ayrı bok yemiş.



Üsküp'te Üç Gece

 Üsküp'e kültür gezisi için değil, mecburiyetler ve mesuliyetler arasında birkaç günlük tebdili hava, kısacık bir aylaklık müddeti olarak gelmiştik. O yüzden uçaktan indiğimizde ülkede konuşulan dillerden dahi pek haberim yoktu. Hâlâ çıkaramıyorum yazılara baktığımda hangisinin hangisi olduğunu. Etrafa baktığımda kelimelerden hemen hiçbir şey çıkaramadığım olmuyordu çocukluğumdan beri. Bir münasebetle Almanya'da bulunduğumda ortaokuldan beri aldığımız yarım yamalak eğitimle insanlarla anlaşmaya, yolum Fransa'ya düştüğümde ilkgençlik hevesleriyle öğrendiğim bozuk gramerli ve anglasize bir konuşmayla kendimi ifade etmeye, yahu şivesinden hiç anlamadığım İtalyan topraklarında bile bir kilise kapısına kakınmış Latince ifadelerde ünsiyet bulmaya alışkınım normalde. Üsküp'teyse hissettiğim ünsiyet, yalnızca kültürde izini bırakabilmiş bir imparatorluğun esintiyle binalara hakkedilen harflerden değil, bambaşka bir imparatorluğun bakiyesi olan insanların lisanlarından ileri geliyordu.

    Daha havaalanından ayrılmadan işimizi Türkçe görmeye başladık. Danışma masasındaki hanımefendi dilimizi anladı, şehre giden otobüsün şoförü bize valizlerimizi nereye koyacağımızı bizim dilimizde anlattı ve inip ilk öğünümüzü yediğimiz burgercide sipariş verirken İstanbul'un bazı semtlerinden daha az zorlandık. Makedoncanın nasıl bir lisan olduğu hakkında hâlâ çok az fikrim var; ileride de çok üzerine düşeceğimi zannetmiyorum. Neredeyse emin olduğum bir husus varsa o da Yunancayla hiç alakası olmadığı, bilakis Islav dillerine daha karip olduğu. Zaten ülkenin adı o yüzden Kuzey Makedonya. 

    Bu kendi-diliciliği sürdürmeye çalışmanın absürt olacağı yerlerin başında müzeler geliyor sanırım. Öyle anlaşılıyor ki Makedon kimliği, teessüsü tam olarak tekemmül etmemiş, bulunduğu coğrafyanın fikren neresinde oturduğuna karar verememiş bir ide, ki şuraya kadar bugünkü hâlimizle istiğrap edeceğimiz bir şey yok. Bunun en net hissedildiği yer işte bizim görme fırsatı bulduğumuz müzeler oldu. "Makedon Bağımsızlık Mücadelesi Müzesi" sırf Osmanlı'dan ayrılış macerasını anlatıyor. Bizim inkılap tarihi derslerinde gördüğümüz "Paşa 19 Mayıs'ta Samsun'a çıktı, 29 Ekim'de de cumhuriyet ilan olundu" sergüzeştine paralel "ilk toplantılar şu evde gerçekleşti, burada kurşunlar atıldı" kabilinden bir anlatı. Açık-yüreklilik ve ciddiyetle "İşte şu zulümlerden bıkıp çektik martinilerimizi!" diyen sahneler, belgeler aradım ama yok; çok çok gördüğümüz o olaylardan onyıllar sonra -ecnebilerince- çizilmiş "Kara, pis, Doğu'lu Türk'ler kötü kötü şeyler yapıyorlar." temalı resimlerdi. Birinde de "Biz 500 senedir böyle yaşıyorduk, şunlar şunlar tak etti canımıza." demiyor!

    Krste Petkov Misirkov, önemli bir zat belli ki tarihlerinde. "Makedon Meselelerine Dair" diye "of inestimable significance" bir kitabın müellifi. Dillerinin tayin ve tespitinin, tedvin ve kaydının milli şuurları için ne kadar ehem olduğundan dem vuruyormuş. Bunun için Manastır, Pirlepe ve Ohri'de konuşulan dilin esas alıması gerektiğini, bunları takip ederek dilin kodifiye edilebileceğini savunuyor. Kitabın yayım tarihi 1903. Dilin hakikaten kodifiye edilmesi 45 yıl sonra...

Mabadı var...

11 Aralık 2025 Perşembe

Bulut Kanatlı bir Martı

 

Bugün daha gerçek bulutlar

Sanki gece

Daha net seçilecek yıldızlar

Daha sessiz İstanbul

Ve yokuş başlarında

Daha sarı sade

Haneler

Daha neler!

2 Aralık 2025 Salı

Altına hücum!

"Doğru kalemi tutuşturun kramplı ellerime, öyle hercailik istemez!"

Deldim kasemi ince ince
Nehir kenarına kuruldum seni görünce
Sonra aylar aylar, eleye eleye
Bir hayli toz altın birikti kupkuru kasemde

Şimdi ellerim buruş, dudaklarım teşne
Çatladı gövdem susuzluktan, altın içinde

22 Ağustos 2025 Cuma

Eyer Pazarı

 Beşiktaş vaporundan inerken bir şenlik havasının ilk saatleri karşıladı bizi. Yabancı bir manzara değil, daha önceki hafta metroda da, hatta bunun daha şiddetlisini, görmüştüm fakat insan öyle hemen alışamıyor böylesi bir coşkuya. İstikamete en yakın metro durağına bir şekilde varmaya çalışıyorduk. Kalabalığı yarmak şöyle dursun, kadim bir uygarlığı sulamaya taşmış bir Nil gibi sürüklüyordu bizi halkın durdurulamayan, coşkun seli; onların itkisiyle buluyorduk yolumuzu. Bir şekilde metroya bindiğimizde daha da yükselmişti şenlik: Kol kola şarkılar söyleyen vatandaşlar -alelade bir günde birbirlerinden tiksinir, metroda sehven temas etseler rahatsız olurlar-, refikinin maskesini düzelten arkadaşlar; yekdiğerini gözleriyle selamlıyordu herkes. Toplu taşıma, sonunda münasip bir amaca hizmet ediyor, o araçtaki herkes aynı istikamete gidiyordu. İstanbul şehrinde, iş çıkışı vaktinde öyle güler yüzlü insana tesadüf etmek zordur: Millet sevmediği işinden güç bela kurtulmuş, fazla pahalı evlerine bir şekilde varmaya çalışırken bir de illa ki bir yerlerden inandırıldığı uydurma bir sebeple nefret ettiği insanlarla burun buruna seyahat ederken iyice bunalır hayatından, illallah akar yüzünden. Fakat o gün bizimdi şehir. Sokaklar bizimdi, yerin üstü de bizimdi altı da. Vagonların sallantısı hem içindekilerin dansından, hem üstündekilerin zıplayışlarındandı. İstikamete yaklaşırken her durakta çığlıklarla karşılanıyorduk. Harpten dönen yaralı fakat gururlu, yorgun fakat hâlâ istibdada karşı azgın birer yığın en yüksek bir kardeşlikle istikbal ediyordu bizi. Literalman bayrak devralıyorduk adını bilmediğimiz kardeşlerimizden. Kızarmış gözleri parıl parıl. Morarmış omuzları dimdik! Üstlerindeki istibdat gazının ufunetini bastırıyordu istiklal aşkının ıtrı. Ve her şeyiyle hak edilmiş bir dinlenme için uğurladık onları. Annem yaşında bir kadın yaşlı fakat şen şatır gözleriyle elime tutuşturdu sallanmaktan yıpranmış bayrağını. "Sizin sıranız artık" dedi. İndik biz de metrodan. 

    İşte böyle bir manzara seyrediliyordu önceki hafta metro durağında. Durağın etrafını, asıl varağımızın ne biçim olduğunu anlatmıyorum bile. Ve bugün inerken vapordan, benzer hisler kıpraşmaya başladı içimde. Bir bayrak devir teslimi değil bu sefer, sanki desteğe yetişen bir alay asker! Bugünün debdebesi daha layıkıyla başlamamış, henüz daha gençler meydanda toplanmakta, etrafını saran üniformaları süzmekteydi. Meydanın etrafı İstanbul biçim, kat kat binalarla, balkonlu kafelerle çevrili. Biz ve seleflerimiz yetişip katıldıkça, kalabalık büyüdükçe sesi de yükseldi: Sıkıldı birkaç delikanlının canı, sesleri çıkmaya başladı. O kafe balkonlarına dönüp vicdanlarına sloganlar attılar. "Senin için geldik biz de/ Çok mu tatlı imiş kahve?!". Sonra bazıları utanıp kalkacak gibi olduklarında "Gel! Gel! Gel!" diye yeni, basit bir slogan yükselmeye başladı güleç dudaklardan. Onlar da katıldılar sonunda aramıza. Onları da sarmaya koyuldu üniformalar.

    Meydan çepeçevre sarılı. Yalnızca üniformalarla değil, asıl alanın etrafı demirle boğulmuş. Meydanın ruhunu zaptetmeye çalışıyor istibdat, bir çelik kafese tıkacak kartalı. 

...

30 Nisan 2025 Çarşamba

ait!

     Birbirini tanımayan, hasbelkader ortak bir lisan bulmuş, farklı kıtalardan çocuklardık. Birinin adını sormak ayıptı, gerçi kimsenin aklına dahi geldiğini sanmıyorum. Bir gün tanışıp kahve içmek hevesiyle yapmadık hiçbir şeyi. Sadece benzer cümleler kurabildiğimiz insanlar, istediğimiz iğrençlikleri tefevvüh edebileceğimiz bir ortam, doğrunun olmadığını hatırlayan bir cemiyet, hasılı hürriyet istiyorduk.

    Devam ediyor hürriyet iptilamız. Uzaktan, çok uzaktan siren sesleri gelmeye devam ediyor. Sokak boyu yürü bak, sen ilerledikçe sana yaklaşmayacak sirenler merak etme. Sorma yeter, sorma "Neden" diye. Yol üstünde bu lafı vird edinmiş, ileri geri sallanan çılgınları göreceksin. Hiçbirinin yüzü kızarık değildir. Şişelerine de karışma, kimsemiz tecavüzkarane sapıtmaz. Böyledir çünkü hürriyet: Kendinin de başkalarının da hürlüğü o sapıtmayıştadır biraz. Biraz da sokaktaki bu çeşitlilikte. Gör, çünkü, o çılgının yanındaki adamı izle. Tanışmıyorlar bile. Hem ağzından çıkan köpük değil dumandır. Tanrısında yakınıyor ikisi de, lisanları farklı sadece.

    Devam ediyor hürriyet iptilamız. Bunun için, dünyanın her yerinde bir ahlaksıza sövebilmek için ne olmayacak lisanlar çalışırız! Ben, yani bendeniz, hendeseden anlarım biraz naçizane, diğerinin olmayan dünyalar olur tuvalinde. Hukuka dair tetebbuatımız, cehlin prangalarından istiklal içindir. Tabiat kanunlarını da aynı iştiyakla, aynı motivasyonla çalışırız. 

    Sözlerimin kıyısında köşesinde, ne zaman arasa, arayan biri için bir manifesto gizlidir. Devam ediyor hürriyet iptilamız. Belki yalnızca güzelliğin esiri olmaya meraklıyız. Muvakkat, muhayyel, oyunlu, çalımlı bir esirlik.

4 Şubat 2025 Salı

Buğu

    Gözündeki buğular silidi şairin. Önünü görerek yürüdü sokaklarda. Aşina kaldırımları geçti, unutulası sahiller buldu yolun sonunda. Zihninde dönüp duran hayale uyacak bir manzara aradığı falan yoktu, öyle aranarak bulunmaz ilham. İlham oradadır ve bütün kabalığı, hamlığı ile şairin bildiği bir oradadır. Bugün de oradaydı, bildik yerindeydi ilham.

    İster istemez bir tavsiye üzerine sahile gelmiş olduğunu düşündü şair. Kendi çıkardığı anlamları düşündü. Ağaçlardan öğrendiği kestirme sokakları düşündü. Güzel şehirlerde asırlar önce ölmüş mimarlardan aldığı nasihatlerle buluyordu yolunu bu çirkin şehirde dahi. Zihninin her sokağı bir Şark pazarına çıkar onun. Orada muteber -fakat yine de ölmüş!- mimarlar da bulunur, turistlerden çaldıklarıyla yeğenine kaçak inşaat diken kulamparalar da. Bugünkü günün aksanını sanki zorla, yenice öğrenmiş gibi konuşan sahaflar da mevcuttur orada, bir güvercin dilinde derdini anlatan kahrolası ağzı-salyalılar da. 

    Önünü görerek adımlarını atıyordu şair uzun zaman sonra ilk defa. Bu, mesleğini icrasına engel olmayan fakat hayli sıra dışı bir haldir. Çıktığı köy sahilinde kötü isimli sokakları düşündü bir süre. Sonra adımlarını aklındaki aşina bir vezne uydurmaya çalıştı. Bada bam bam, bada bam bam, bada bam bam, bada bam... Sokakta seken bir seksen koca bir adam. Hayır: O sokaklarda seken bir kocaman boylu adam. Bada bam bam, bada bam bam, bada bam bam, bada bam. 

    Zihnini dağıtmaya çalışıyordu bu kabilden çocuksuluklarla. Aklına aforizmatik laflar geliyordu, bazıları mühim adamlardan duydukları, bazıları da kendi uydurdukları. "Bütün gün düşünmüş şair, en sonunda akşam şiirinden bir virgülü silmiş. Ertesi gün geri koymuş virgülü sonra!" Olmaz öyle! İki üç akşam daha düşünsün şair. "Bütün hafta düşünmüş şair. Ağzını açtığında anlaşılmaz bir tekerlenme yuvarlanmış dudaklarından. Tekerleme bir kız çocuğunun diline takılmış, çocuk o günden sonra peltek kalmış. Tekerleme ermiş muradına, biz çıkalım marekesine"

    Gözündeki buğular silinmişti şairin. Şair artık sakin. Kafa sesiyle, yüksek perdeden şarkılar söyleyin. Beğenmedi sonunda yürüdüğü yolun çıktığı sahili. Belki yüzme bilmiyordu, belki de birileri sahile akıl vermeli. Zaten her yer müsilaj, zaten şairin ruhunda dağa çıkmak var, ahbaptan ekipaj. Biri denizlere anlatsın, yağmurla beslenir dereler. Derelerin de hepsi denize varmaz derler. Yani ki beğenmedi sonunda şair hayalini. Vezni de zaten yere batasıca persler seçmişti. Sustu gözleri-buğusuz şair, kendine geniş rotalı bir otobüs beğendi. Bambamda bamdabamda babambamda bamdabam!  

24 Aralık 2024 Salı

Paradise Lost veya Kayıp Yesar

    Yıllardır dönemiyorum şehrime. Öyle ki artık özlemem bile tuhaflaştı bir yerden sonra, zihnimde şık bir hatıra olarak kalmasına müsaade etmek durumundaydım. Halbuki onu ilk gördüğümde sokaklarını, kaldırım taşlarını, ağaçlarını, heme peysajını en afili laflarımla, en fasih sohbetlerimle, en yaşlı masalarda anlatmıştım uzun uzun. Öyle etkilenmiştim ki daha ilk adımımda!.. Doğduğum şehirde sevdiğim her şeyin bir mümtaz temsili, ve oradaki her kötü hatıramın yılmaz bir reddiyecisi gibiydi bu şehrin her detayı. Öyle jeologlar gün etsin diye arzın merkezine uzanan yarları veya göklere ağan dağları yoktu ama her tepeciğinde ayrı deliller vardı hususiyetine. Hele iki karşılıklı tepe vardı ki denize nazır... Yemin ve Yesar diyorum ben isimlerine ama hatırlamıyorum bunu daha önce kimseye faş ettim mi. Belki de kendi kendime uydurduğum güzelliklerdendir bu da. Gerçi o tepelerden görülen güzelliği zaten ben ürettim, onu biliyorum. Yalnızca birkaç sefer ciddiyetle ulaşabildim zirvelerine fakat hissedebileceğim her nevi mahmurluk, yorgunluk, atalet, kesalet tümden silinmişti her seferinde ve mutlak bir sarahatle, sérénité ile görmüştüm güzelliklerini. Söylemiştim ya daha önce de: Hayaldendi, hayaldendi manzarı!

    Ağzım açılıp uzun uzun konuşmuyorum bu konuda artık uzun zamandır. Çok olsa dudaklarım titriyor, yanımda bunu istifham edecek bir ahbabım varsa da utanıyorum, korkuyorum incilerimi dökmekten kırılıverirler diye. Koca koca, eğri büğrü inciler var eteğimde; onlar işte benim asıl diyeceklerim. Benim gizli diyeceklerim... Veya bir gülle boyutunda bir elmastır hissettiğim şeyler: Ne tıraşlanıp ziynete çevrilebiliyor ne de kıyıp parçalamaya insanın eli gider. Halbuki şehrimin yolları açık olsa bana, yıllar önce afaroz edilmemiş olsam yani yurdumdan, daha konuşmayı öğrenemeden kaçırılmış bir bebek gibi anadilimi aksanla konuşuyor olmasam şu an hiçbir şekilde bir sorun yaratmazdı bu güllevarilik benim için. An tereddüt etmez, parçalardım o koca elması ve şehrimin kaldırım taşlarını süslerdim, onun pek mümtaz, pek muteber sakinleri ayakları altına cevherler almakla memnun olsunlar diye. Ve yeniden Yemin'e vardığımda o koca elmasın son parçalarının kırıntılarını ekerdim yolun tabanlarımda, yanlarımda açtığı yaralara. Lütfü var olsun şehrimin, beni yeniden kabul ve istikbal etti ya, rahatça uyuyabilirim gözlerim Yemin'den Yesar'a.

9 Aralık 2024 Pazartesi

ayna

     Genzimde kekre bir tortuyla uyandım. Hayata dönmenin acısıyla yalvarır gibiydi bana gözlerim; yastığa geri gömüp boğayım istiyorlardı onları. Izın verdim en ilkel dürtülerimin beni yönetmesine. Erteledim hayatı elimden geldiği kadar. Yalvarışlarına uymak için duymadım telefonumu, kontrol etmedim posta kutumu. Açlığımı bastırdım, diyorum, gözlerimin yalvarışlarına uymak için.

Sonunda zihnim yeteri kadar boşaldığında, hayattan kaçmaktan yorulduğumda ve boynumdaki ağrı bir aşınalık kesb etmeye başladığında kalktım yataktan. Yalvarışlar sinmiş üstümdekilere, iyisiyle kötüsüyle. Nefret ettim kokusundan, çıkarmadım ama üstümden. Evde hâlâ ekmek yok, günlerdir başka tahıl ürünleri ikame ediyorum ekmek yerine. Öyle fırıncıya bir tavır falan değil bu, cebimde param da var. Kapıcının oğlunu markete gönderemediğimden belki, veya kuryeyle ekmek söylemeyi yakışıksız bulduğumdan. 

    Kahvaltımı ederken gözüm uzaktan aynaya takıldı. Ne genzimdeki tortuya yakışıyor bu kahvaltı ne de gözümdeki ağrıya. Üç çeşit peynir, somon olmayan bir ekmek, domates bile doğramışım üstünde zeytinyağıyla!

    Kalktım biraz yaklaştım aynaya, İnsan yaklaştıkça daha çok detay göreceğini sanıyor. Öyle olmadı: Her adımda daha da basitleşti çehrem. Sonunda aynaya vardığımda iki fırça darbesine indirgenmişti yüz hatlarım, bütünüm. Kişiliğimin tamanı klişe bir sinopsise sığıyordu gördüğüm akiste. İnançlarımı düşündüm. Özlediklerimi, hayal ettiklerimi ve hayalime sığdıramadıklarımı getirdim fikrime. O kadar alelade, o kadar her-sokakta-rastlanır, o kadar basitti ki hepsi... nabzım dahi yükselmedi. Midem bulandı basitliğimden.

3 Aralık 2024 Salı

Tarik-i Harir

     Yok, sıkkın değil canım; içimden alelade şebekliklerime başvurmak gelmiyor sadece. İnanmıyorum artık bazı şeylerin benim istediğim gibi olacağına. Zaten benim kendi takdirimde değil her şey, bu da senin istediğin istediğin kadar olsun yani. "Bu" dediğim ikimizin rabıtası işte... Yahu sorun bu zaten: Beceremiyorum belli ki öyle her şeyi anlatmayı, ki ben anlatabilme yetisiyle övünmeye yakın biriyim, biliyorsun. Fakat teşebbüs edemiyorum bazı şeylerden bahsetmeye; rahatsız hissediyorum nasıl hissettiğimden bahsedecek olduğumda rahatsız olacaksın diye. Ki normalde benim hemen bütün sohbetim bunun üzerine kuruludur: Ya ne düşündüğümden bahsederim ya nasıl hissettiğimden. Öyle alelade şeylere bakışım kendiliğinden ya şebektir, ki eğlenceli olur, ya da entelektüel ya da şairanedir, ki daha bile eğlenceli buluyorum öylesini. 

    Uyuşmazlıklarımızın önemli bir örneği bu, çözemediğim bir örneği... Ben bir şekilde hallederim diye düşünmüştüm o uyuşmazlıkları ama cık, öyle olmadı. İşte bu eğlenceli bulmak durumundan bahsediyorum yahu. Bazen konuşmamın hızlandıp ses tonumun değiştiğine bakma, yüzüm de biraz komiklik olsun diye biraz da beklemediğim bir yerden bir fikri düşünüyorum diye ekşiyor, aldırma. Çok eğleniyorum aslında ben bu sohbette; hislerimden ve fikirlerimden aynı anda bahsediyorum sonuçta, hem de çok sevdiğim bir insana! Hah, ama işte sorun burada: Ben senin yalnızca rahatsızlık duyduğunu zannediyorum bu lafları dinlerken. Hiç sanmıyorum ki benim duyduğum entelektüel keyfi paylaşıyor olasın. -Öyle ben çok entel bir herif olduğumdan ve sen bu zevklerden bibehre olduğundan falan değil ha; tercih etmediğinden, benim laflarımı beğenmediğinden, lafımı "hem de çok sevdiğim bir insana" diye bitirmenden rahatsız olmandan.-

    Asıl mesele bu zaten: Rahat rahat sevememekten malulüm ben. Çocukluktan çıktım çıkalı böyle bir illet var başımda. İki üç şeyi adam akıllı umursuyorum hayatımda, biri de sevdiğim insanlar ve onlar da toplam üç dört kişi olsunlar hadi belli bir anda. Biliyorsun, ciddi ve gerçek bir fark görüyorum ben tanıdığım insanlar arasında: Düzgün bir isim vermeyi başaramadım henüz, çünkü lise yıllarında bu anlam ayrımı için kullandığım kelimeler çok kirlendiler. Şimdilik arkadaşlarım ve "sevdiğim" insanlar diyelim, "sevdiğim"in tırnaklarını da güzelce törpüleyelim. Çünkü tabii ki sadece arkadaşım dediğim insanları sevmediğimi falan kastetmiyorum. Böyle insanlara çok net birkaç örnek vermiştim daha önce, onlardan birini düşün şimdi. Biliyorsun ki ben gayetle seviyorum onları, bayağı umursarım yani hallerini ve haklarında sadece hayırlısını isterim. Elimden geleni de yaparım ha, bırakırım yeri geldi mi işi gücü yardım ederim onlara; o kadar kalenderliğimiz vardır hani. Ama bunu da çok iyi biliyorsun ki arada net ve açık bir ayrım görüyorum senin gibilerle. Başka, daha ciddi, daha önemli, daha yüksek bir sevmeyle seviyorum senin gibi sevdiğim insanları ve bu fark benim karakterimde bir nirengi noktasıdır. 

    Ne demek peki "daha ciddi, daha önemli" falan bir sevme? Bilmem. Ne olmadığını biliyorum ama. Öyle çekineceğin bir mesele değil kesinlikle. Hatta nasıl bozuluyorum, nasıl sıkılıyor canım bir bilsen çekindiğinde!.. Bu zamana kadar bu sevmenin özelliklerini anlatamamış olmaktan, sana çekinilesi bir şeymiş gibi gelmesine müsaade etmiş olmaktan, senin keçi gibi hâlâ anlamamandan falan o kadar bulanıyor ki midem! Vallahi oracığa çıkarıp hasta ayağına yatmak, "Aman çok kötüyüm ben, bana ilişmeyin." deyip oradan kaçmak istiyorum. Sana olan sevgim de itibarım da ciddi zedeleniyor bu arada her seferinde. Benim en yüksek duygulardan addettiğim bir şeyden içtinap etmeye itibar etmiyorum, affedin. 

    Daha gündelik meselelere gelemedik. Öğlen yemeğine çağırılmadığımda da bozuluyor moralim. İstemiyorum artık beraber yemek yeyip ilgimi çekmeyen insanların ilgimi çekmeyen anılarını falan dinlemek. Bana ne yahu bunlardan? Davet dahi edilmemişim, tesadüf eseri buradayım! Bak işte vitesi boşa alınca genel olarak sevmiyorum ben etrafımdaki şeyleri. Biraz kendimden katmam gerekiyor ilginç bulmak için, ki kabul etmiyorum açıkçası bunun narsist bir tavır olduğunu: Herkes aynı hissi paylaşıyor sanıyorum. Şu yani anlatmaya çalıştığım: Tanımadığın birinin seni hiç ilgilendirmeyen, kötü anlatılmış bir hikayesini ne kadar dinlemek istersin ki? Senin aktif bir şekilde dahil edilmediğin bir sohbette hele ana konuya da hakim değilsen ne kadar keyif alabilirsin ki? Şaka sanıyor bazen etrafımdaki insanlar bazı şeyleri ne kadar az umursadığımı ve bazı şeyleri de gerçekten ne kadar az bildiğimi/hatırladığımı. Ama kastediyorum ben söylediğim çoğu şeyi ve çok derinden bir yerden kastediyorum. Gerçekten bilmiyorum yani neyden bahsettiğinizi; gerçekten umursamıyorum yani o araya fırlatılan non sequitur'ları. Hayır efendim, tam aksine, dehşet sinir bozucu buluyorum! Umurumda değil diğerinin lafımın arasına soktuğu ilgisiz cümlesi ve kimsenin de değil zaten! Neden aklından geçen her saçmalığı söylemeye ruhsatı var ama onun? Ben neden rahat rahat nasıl hissettiğimden bahsedemiyorum? Ben süslüyorum bile kelimelerimi, bazen kafiye dahi buluyorum. Sonra lafı çevirip bir şıklık yapıyorum içinde, olmayacak bir yere bir gönderme yapıp dağıtıyorum belki dikkatini sonra hızla geri toparlıyorum lafı, becerebildiğimde. Beceremediğim zamanlar yüzünden mi alındı benim elimden konuşma ruhsatım? Olmayacak bir yerden lafa girdiklerim çok oldu da bir an yüreğiniz hopladı diye mi artık anlatamıyorum ne düşündüğümü. Yersiz şakalarım iki tane fazlaydı da ceza puanım sınırı mı aştı benim artık? Neden nasıl hissettiğimden açık açık bahsedemiyorum ben, neden bana en doğal gelen şekilde konuşmama müsaade edilmiyor ve çekingen gözlerle dinleniyorum böyle laflara teşebbüs ettiğimde? 

    Arkadaşlarımdan ve sevdiğim insanlardan bahsettim. İlkinden herhangi bir şey beklediğim yok zaten pek. Biraz insanlık, biraz medeniyet; düzgün insan olmak işte hasılı. O kadar. Sevdiğim insanlardan da beklediğim çok tabii geliyor bana, zaten bu anlama geliyor sanıyorum "sevdiğim biri" lafı: Rahat rahat sevebilmek, bunu gösterebilmek ve sevilmek ve bunu görmek istiyorum. Böyle lafları romantik (yani romantik deyince senin ilk anladığın anlamda romantik) bir bağlamda düşünmek zorunda mı insanlar? Gerçekten bu kadar dar mı sevgiden anladıkları. Sadece kardeşine mi sarılmaya izni var insanların. Laf söz olur, el dahi sıkışmayın! Dokunmasın insanlar birbirine, belki bir yanlışlık vardır bunda. Güzel sözleri sadece sevgilinize söyleyebilirsiniz, o zamana kadar saklı bir deftere falan not alın. Yanlış bir şey olabilir, öyle birbirinize çok gülümsemeyin. Kalkın işinizi yapın. Toplantılarda motivasyon yüksek kalsın diye bir iki şaka patlatın. İyi çalışacak kadar arkadaş olun. Üstlerinizden çok birbirinizden utanacak kadar saygı duyun birbirinize, sakın bunun ötesine geçmeyin! Yanlış bir şey olabilir. İlla yanlış bir şey vardır çünkü. Görmesek bile biliriz, bilmesek de hissederiz. 






18 Kasım 2024 Pazartesi

Hüdayı Hüdaza'nın Gavurcası

I didn’t know she wrote poetry
Now my enjambements are but dry none-sense
Fertile texts
Holy Mary,
I didn’t know also she recited hadiths 
I have lost
A life of Plan B
Neither rhythmic nor rhymed
A Turkish not even pure, just bland
An artificial French
Germans in search
Down with Enverland
I didn’t sleep tonight
Circles under my eyes.
I was actually supposed to die this morning
But the weather wasn’t suitable
I had informed my friends
They’re used to my lies
Of course, a poet's words are but lies
I got lost in Tarabya
I think it was on this shore I spoke to one of you about suicide
Or perhaps it was this cobblestone that split my temples
Only if I could start over, try again-
Madam, you didn’t really listen to me
No, it wasn’t that I was angry at
I didn’t know she wrote poetry
But I did say, her eyebrows were of dreams
My mourning at this wedding is poetry itself
A murmured, silent poem
Neither a melody of revolution nor one to raise children with
Oh, those of fifteen, oh, those of fifteen
In my chest reside fires within
I have lost
Crimes beneath my skin
Sin soaked into my tongue
A stuttering poet

3 Kasım 2024 Pazar

Eski Sarı Kağıtlar

 Yine kan kaybettim biraz. Dert değil, durduğunda depreşiyor derinlerde hissettiğim hislerin bazısı...


    Yeni okul, eski usül. Babamın Afyon'da bir hastane tek başına karnında dikişlerle uzanırken korkmadığı gibi bir korkmamakla. Başka bir şehirde uyandığımda etrafımdakiler başıma gelenleri özetledikten sonra hissettiğim sakinlikle. Tamponlardan kurtulduktan sonraki o ilk an aldığım dikkatli, çekingen fakat özgür nefesle. Belki de bu son söylediğim önemli bir unsurdur: dikkatli, çekingen fakat özgür...

    Özgürlüğe ihtiyaçlar da dahil, en önemli mesele bu hatta hürriyete dair. Çalışmak için arkada aşina bir melodiye ihtiyacım olmamalı. Bir femi muhsin bana masallar anlatmalı değil, veya dudaklarımda gezinmese de olur bir nefes soğuk duman. Feme dair her ihtiyaçtan/iştiyaktan öyle kolayca sıyrılamıyorum, ama gençlik işte, o da hallolur herhalde. 

    Zamanımın en büyük akıllarını en olmayacak deliklere girmeye çalışırken izleyecek kadar şanslı bir ilkgençliğim olmadı henüz. Fakat onlarla paylaştığım güdülerimi dinlemem gerekiyor şu an. Görüşürüz!

27 Ekim 2024 Pazar

Teos Teotokos

Bilmiyordum şiir yazdığını
Artık satır atlamalarım laf kuruluğundan
Üretken metinler
Kutsal Meryem,
Bilmiyordum senin de hadis söylediğini
Kaybettim
B planı bir yaşam
Ne mevzun ne mukaffa
Arı dahi değil, avam bir Türkçe
Yapma bir Frenkçe
Arayışta Almanlar
Yere batsın Enverland
Uyumadım bu gece
Gözlerimin altı kara
Ölecektim aslında bu sabah
Müsait değildi ama hava
Haber etmiştim dostlarıma
Alışkınlar hilafıma
Şair sözü elbette yalandır
Kayboldum Tarabya'da
Sanırım bu sahildeydi birinize intihardan bahsettiğim
Ya da şu kaldırım taşı yarmıştı şakaklarımı
Yeniden başlasam, bir daha denesem
Han'fendi siz pek dinlememişsiniz beni
Yok, başkaydı kızdığım şey
Bilmiyordum şiir yazdığını
Söylemiştim ama, hayaldendi kaşları
Bu düğündeki matemim şiirin ta kendisidir
Mırıltı halinde, sessiz bir şiir
Ne bir ihtilal melodisi ne bununla çocuklar yetişir
Ey onbeşli onbeşli
Göğsümde ateşler yatışır
Kaybettim
Deri altında suçlarım
Dilime sinmiş günahım
Kekeme bir şair

delirdi kadir

Sonbahar yaklaşıyor eski köye
Eski köyün sokakları tanınmaz halde
Delirdi Kasım'ın biraderi Kadir
Çığlıkları yankılanıyor mahallede

Kadir yavuz delikanlıydı, bıçkın
Aklında Sıla, cüzdanında fotoğrafı, narin
Sıla bıraktı Kadir'i, çocuk bozmadı façasını
Cüzdanından o fotoğrafı hiç çıkarmadı

Kasım'a tak etti, geldiler
Sonbahar yaklaşıyor eski köye
Sararır yapraklar sonra yeşile döner
Fakat artık Kadir izlemeyecek penceresinde

...

6 Ekim 2024 Pazar

    Bir cümle kadar bir yer hak eden bir insanlık kırıntısı... Her insan affı hak etmez mi? Bazen efendisine ihvanı için yalvaran bir memluk gibi neredeyse dizlerim üstünde, bazen de çocuğunu eğiten bir anne sabrıyla bunu savunmadım mı farklı mahfillerde? Evet, tehlikeli olmayan her insanın affını savundum, savunuyorum. Fakat iddiamdaki nüansa nazik bir celb-i dikkat!

    Eskiden kuramadığım hayallerin ensemdeki soluğuyla daralacak oluyor sadrım. Fakat artık çözüldü dilim, diğer mahalledeki çocukların topuna da değdi ayağım, bayram sabahlarında simit aldığım fırın bile tanıyor adımı! Muhayyilem hayli genişledi anlayacağınız. Artık fikri çok daha zemberek, gölgesi çok daha uzun ahbaplarla deve güreşindeyim. Burunları doğrudan göğe doğru çoğunun -hani benim tek kaşım ve çenem gibi- o yüzden düştüğüm derkenarlara vermiyorlar cevap. Fakat anlayacağınız daha ikinci paragrafımda unutuyorum eskiden defterlere sığmayan masalları. Anlatacak bir sözümüz vardı; söyledik, tamamlandı. 

    Dorman şairliğimi bağışlayın ama hiçbirinizle döğüşemem. İstiyorsanız kendi kendinize af virdleri sayın, kalkın sükutumu ikrar sanın. İnsanların birbiri hakkında hiç düşünmediği bir kayıtsızlık hayaliyle. İyi geceler hepinize.

22 Eylül 2024 Pazar

falan

    Yitirdiğim her şeye karşı içimde, büyüklü küçüklü, ateşler oluşmuştu. Artık, eskiden beni harlayıp ellerimi sıcacık yapan bu ateşler, har söndü. Yitirdiğim her şeye karşı bir ateş söndü içimde. Ateş kıymetli bir şeydir; onunla yaratmıştır dünyayı Rab Tanrı, anlatmamış mıydım sana hiç daha önce?:

    "İptida hiç vardı." der bazıları, aldanma. Birazcık daha hikaye kovalarsan "Söz vardı."yı duyarsın. Onlar da haklı değiller: Kaos vardı iptida; kirletilmemiş, saf bir gürültü. Yalnızca evrenin, varlığın içkin kargaşasınca üretilebilecek bir rastgelelik. Beyaz bir gömlekteki anlamsız kirin kendisi, gömlek daha yok. Bu gürültüye söyledi Rab Tanrı. Hiç olmayacaklıktan ve her şeyin olacağından ateş çıktı bu söylemeyle. Şekillenip evren olacak şeyin her zerresinde müteharrik bir har...

    O ateşten bir parça aldı Rab Tanrı, aynı diğer parçalar gibi öz iradesiyle hareket etmesini sağladı o parçanın. Öz iradesiyle dönmeye, toparlanmaya başladı o parça ve onun da parçaları bu devre iştirak ettiler an-kasdin.  

    Sonra feleklerin yanışı artık başka bir yanışa tebdil olunca, yavaşlayıp başka bir temevvüç kazandığında parçaların yalazları, Rab Tanrı gözlerini kapattı. Böylece aynı onun istediği gibi hürren, serazad, çıplak bilek gezmeye başladık dünyada. Senin, benim ateşimizin yanışı farklı olduğundan ilk gürültüden daha uzak seslerimiz. Fazla düzenli, esansımıza aykırı muttarit hecelerimiz; duvarlarla, çatılarla sarılı gecelerimiz.


Buraya ateşten birkaç kıvılcımı gözlerine, külünün karasını saçlarına ve akını yanaklarına dökmekle ilgili birkaç laf sıkacaktım ama hayatımın bağlamı buna uygun değil :p


Esirgediğin nazarından çıkar gelirdi ateş     

Kıvılcımın hadekandan saçılmasıydı nazar

Zülüflerinle örülmüştü taze terdi ateş

Bir ay çiçeği, bakışından taraf alırdı zülüf

22 Ağustos 2024 Perşembe

Müsalemet

Yabancı değilsin sen, dedim, sorun olmaz
Yine de vermedi selamını
Zannediyorum o yüzden hâlâ
Herhangi bir barda param çıkmadığında
Gönlümü alırlar paramı değil
Yabancı değilsin sen, derler, boş ver
Bunu bazen kahve bir adam söyler
Sahibidir kendi yerinin, göçmen bir tebessümle
Koyar önüme bir şeyler; anlat, der, birader
Neredensin sen, buradan nereye
Ya da müessesi bir hanım, kontuardan
İçkiparasıkutusundan alır, ses etmeden
Yine de bu ihsan kalil kalır
Düşsel bir Kaskat Sokağı musahabesinden.

Non Perfectum

     Davet üzerine geldiğim bu şehirde birkaç saat bulup buluşturdum bir şekilde; kaçtım davetçilerimden, kendisine karşı sorumlu olduğum insanlardan. Zaten benim bu hallerimin varlığını anlayacak kadar beni tanıyan, o hallerin sebebini asla anlayamayacak kadar bana uzak insanlar hepsi. Sağ olsunlar, sağ olalım, ceplerimiz defterlerimiz kadar dolu saye-i devletlerinde. Bu yeniden birleşmiş şehrin sokaklarını tanıdık saye-i devletlerinde. Birkaç dükkana girdim çıktım, çehreme güzelce bir aksan takındım; zaten kimsenin kimseyi garipsemeyeceği, çünki kimsenin kimsenin çehresine bakmadığı şehirlerden bu. Olsun, ben en güzel aksanlarımdan birini takındım sokakta yürüyüşümde. 

    İçimde olmayacak bir planın stresi var. Dakika dakika kurulmuş, fakat hakikatle asla yakınlaşmayan bir plan bu. En güzellerinden yani! Yaratılışımdan evvel sahip olduğum bir plan, öyle bir film afişine tesadüf edip falan uydurmadım yani! Bir irtical anında, tek seslemle yaratılmış bir evrenin olmayacaklığını paylaşan bir biçimde, "Aman sonra da şöyle böyle!.." denmiş gibi bir plan bu içimdeki. Tatbiki değil fakat bir mefhum olarak varlığı dahi, bu irtical anının sönmesine yakın varlığımı tehdit edercesine çöken bir yorgunluk ve bıkkınlık ve yeis hissini yekten mahveden bir ilham-averlikte. Bu hissin gidişinden geriye kalan, eski gloriöz günlerinin esintisiyle sokaklarında etekleri uçuşturan yaşlı bir şehrin şaşaası. 

    Eski gloriöz günlerinin esintisiyle saçların dalgalanmadığı bu şehirde yürüyorum, içimdeki sıkıntıyla, "Rap," diye "rap rap!" Eski serseri günlerinde isimlendirilmiş, sonra da levhalardan bu ismleri kazınmış sokaklardan birkaç tanesini daha geçtim. Zannederim biraz ilerimde gördüğüm köprüde olacak gösteri. Yaratılışım tümden bununla ilgili. Turistler nehirden baş çevirip kameralarını bana döndürecekler. Muhabirler haber alır almaz istikametime koşturmaya başlayacaklar bunu kaydetmek için. Yıllar sonra, o an tesadüfen o köprüden geçmekte olan insanlar, eşe dosta iftiharla anlatacaklar "Şahit oldum o güne, oradaydım ben de!" diye. Yalan yanlış bir sürü detay karışacak, eminim, tahkiyelerine. Kimi yaşımı yanlış anlatacak kimi boyumu. Kimisi anlatılarına daha başka, kasti yalanlar uyduracaklar dinleyicilerine yaranmak veya onları etkilemek için. Olduğundan iki adım daha yakın olduğunu iddia edecek bana şu yanımda duran beyefendi. 

    Tümden silindi, eğer daha önceden vardıysa, zihnimdeki plan.